TRUVA GİZEMİ - SABAH ÜLKELERI SERİSİNİN 5. ROMANI 

(İngilizce e-kitap almak için kapağı tıklayın)

Bilinmezliğin peşinde, nefes kesen bir macera.

Türkiye'nin büyüleyici renkleriyle örülmüş, sesleri, kokuları, töreleri, tadları ile dans....

-- Indianapolis ABD'li, 24 yaşındaki kütüphaneci Olivia Hayden kanatlarına yeni sahiplenen bir kelebek gibi özgür olmuş, hayatın heyecanlarına yelken açmıştır.

Rahmetli büyükbabasının hayalini gerçekleştirmek üzere Antik Troia kentini ziyaret etmek için Türkiye turuna katılan Olivia olacakların tümünden habersiz, huzurlu bir tatil umutlamaktadır.  Fakat 35 yaşındaki, yakışıklı arkeoloji profesöru Dr. Somer Berk ile tanışınca dünyasi alt-üst olur. Somer Berk aile köklerinin Troia halkından olduğuna inanan bir bilimadamıdır.  Ve şu anda ünlü Troia Kralı Priam'ın hazineleriyle kaçakçılık yapanların peşindedir.

Bir yandan 2005 yazının ortalarında, İngiltere ve Türkiyedeki terörist bombalama olayları halkın tansiyonunu arttırırken, diğer yandan Amerikalı Olivia ve Türk Somer, karşı konulamaz bir güçle birbirlerini çekmektedirler. Fakat içlerindeki Troia ile alevlenen amansız aşkın etkisine rağmen, kahramanlarımızın mutluluk bulmalarına en büyük engel farklı kültür ve hayata bakış açılarının çatışmasından doğacak.

 

SABAH ÜLKELERİ ROMAN SERİSİ

(SERİNİN İLK ROMANI The Horseman Jada Press, ABD, tarafından yapılan yarışmanın 2004 Senesi Romans/Destan ödülünü kazandı)

Çok uluslu, katmanlı, birbirine bağlı olduğu halde birbirinden ayrı okunabilecek türde destansı, dűşűndűrűcű... (Her roman kendi içinde bir bütün.) Günümüz atmosferinde, renkli olduğu kadar canlı, uslûbu ile okuru olayların ortasına atan bir heyecan yüklü. Tűrkiye ve ABD'de köşe yazarlığı yapmış, editör ve gazeteci Kristina O’Donnelly Müslüman dünyasındaki geleneklere, İrlandalıların Katolik yaşantısına, Kelt, Tűrk ve Kűrt mitolojisine dair derin bilgi birimini ortaya koyuyor. Serinin tüm romanları Kıtalararası serűvenler, tarihsel ve spiritűel düşünceler ile zenginleştirilmiş. Romancının edebi oyunları ise, derin bir öykü okumak için adeta uzun yıllar beklemiş kitap kurtlarına hitap ediyor....

Sabah Ülkeleri’nin toplumsal temasları, yazarın Türkiye ve Amerikadaki hayatı, Avrupalı aile kökenleri, ve ayrıca Tűrkiye ve Amerika basın camiasında edindiği deneyimlerle örűlműş, düşünce katmanlarıyla zenginleştirilmiş. Uluslar arası aşk, filozofi, politika ve terorism, mitoloji, hırs, nefret, zafer, ve keder örgüsü. Kökleri Türkiye’de doğan ve İrlanda, İsrail, ABD ve final bölümünde Irak, Azerbaycan ve Bosna-Hersek’e uzanan egzotik insanlar, coğrafyalar ve gelenekler.. Her bir kitapta hızla gelişen ve beklenmedik sonuçlarla okuru şaşırtan olaylar sanki deneme yanilma/hakli çikma silsilesindekI dantel gibi iç içe bağlaniyor.

Üç ayrı ailenin hikayelerinin anlatıldığı SABAH ÜLKELERİ roman serisi aslında antik Yunan ve Anadolu kökenli. Alkibiades ailesi kökeni Achaean (Atina/Yunan/Truva günlerinden bugüne uzanan), Berk ailesi (Truvalılar), ve Kayhanoğlu ailesi (Ak Hazar Türk/Anadolu).

Kristina O'Donnelly'nin hayat boyu süren araştırma ve yazma etkinliğinin meyvesi olan bu roman dizisi, özgün ve çağdaş olduğu kadar tarihsel arka plan ve olaylara da dayanıyor.

GERİSİ OKURA KALMIŞ...

The Horseman

SABAH ÜLKELERI SERİSİNİN 1. ROMANI 

Sonbahar, 2008'de Turkiyede! Kalemus Yayinevi tarafindan yayimlanacak

Özet

Zamanın geçisine boyun eğmeyen bir aşk için, ne paha vermeye razısın?

HORSEMAN, ihtilâflı bir epik roman... Konya platosunda, sekiz bin sene evveli neolitik çağ kenti Çatalhöyük’te yaşanmış hararetli ve trajik bir aşk üçgeni...

Romans, uluslararası siyasal entrikalar, reenkarnasyon, kültürel bağlar, ihanetler, intikam, inanç, zafer… O’Donnelly’nin kitabı, kişinin ancak yıllarca türlü araştırmalar yapıp farklı farklı deneyimler kazanarak yazabileceği cinsten bir roman, yazılabilmesi için yaşanılması gereken bir roman...

Katherine Neville’in kült romanı Sekizinci’ye (The Eight) benzer biçimde, O’Donnelly’nin HORSEMAN için hazırladığı fonda antik felsefeyle Türkiye’nin, İrlanda’nın, New York’un, Mekke’nin ve son olarak Tarsus’un destansı çağları iç içe geçiyor… Romanın tüm yolculuğu boyunca Amerikalı kahraman Ariadne kendini hem önceki hayatında yaşadığı bir aşk üçgeninin hem de Türkiye’de 1964-1973 yılları arasında cereyan eden sosyal, kültürel ve politik çatışmalar içinde buluyor. Geçmiş ve şimdiki zaman manevî bir borçla birbirine bağlanıyor…

HORSEMAN, dünyayı sarsan Kennedy suikastının tüm dünyayla birlikte  Türkiye’de de yankılandığı 1964 yılında başlıyor. Genç Amerikalı kadın Ariadne, Tűrk gazetecisi Burhan ve Kűrt asıllı Mehmet Ali, halkın sosyal haklarını savunma amacıyla birbirlerine bağlanıyorlar.

Türkiye’nin, Doğu ve Batiya ait çıkar çatışmasının kanlı savaş arenası haline geldiği ve bir Kürt isyanının cadı kazanındaki kabarcıklar gibi gizliden gizliye yükselmeye başladığı günlerde kader, ilerici, Batıcı ama ulusal kimliğine de sahip çıkan bir Kemalist olduğunu her fırsatta belirten Burhan’ı bu kuşatılmış ülkede bir lider haline yűkseltiyor.

HORSEMAN sırasıyla Türkiye, İrlanda, New York, ve Mekke'den tasvirler sunuyor  ve en sonunda kökleri Çatahöyük’ün sisleri arasında kalmış eski bir ahlaki borcun tamamen kapatıldığı Tarsus’ta noktalanıyor, "Çünkü er ya da geç Tanrı’nın adeletiyle hasat toplanıyor, ne ekiyorsan onu biçiyorsun."

HORSEMAN  için bazı övgüler. :

“… büyüleyici! Kazancakis Yunanistan için ne anlama geliyorsa O’Donnelly de Türkiye için aynı anlamı taşıyor… Keltlerin ülkesinden Anadolu’ya dek uzanan bir coğrafyadaki geleneklere, arkeolojiye, tarihe ve felsefeye dair bilgiler içeren kozmik bir aşk, günah, ve kefaret öyküsü!” -Dr. Muazzez İlmiye Çığ, Sümerbilimci, İstanbul, Türkiye.

“…Bravo, Kristina O’Donnelly! Bu heyecan verici romanında, okuyucuyu yakalamak ve dikkatini kitap bitene dek öykü üzerinde tutmak için ne gerekiyorsa yapıyor. Romantizmden hoşlananlar (kim hoşlanmaz ki?) ‘Mehmet Ali’de kesinlikle çok şey bulacaklar! Bu romanı eşsiz kılan şey, Amerikalı Ariadne’nin çok katmanlı duygusal yaşantısı…” -Prof. Mahmut Esat Ozan, The Turkish Forum, Florida, ABD.

“… (romanlar) bize kokular, imgeler ve tatlı heyecanlardan oluşan zengin bir örgü sunuyor… Kristina O’Donnelly Akıncı’yı ve onun devamı niteliğindeki SONSUZLUĞA ISYANı yazarken farklı farklı kültürler arasında geçen kendi kişisel yaşamına başvurmuş. Bu romanların ikisi de çok katmanlı, ve bir filme uyarlanmamaları için hiçbir neden yok… Yazar sözcüklerle bir resim ciziyor, inandırıcı bir öyküyü yardıma çağırıyor, ve New Age kategorisindeki bazı kitapların tersine, reenkarnasyonun yanında genel kültür araştırmaları ve benzeri konuları da derinlemesine ele alıyor. Bu kitap farklı kültürler ve çağlar arasındaki köprülerden geçmeye cesaret edebilecekler için birebir." -Raşid El-Talik, yazar ve fusion sanatçısı, Merakeş, Fas.

… birçok çakılın arasında duran bir değerli taş; HORSEMAN sürükleyici olduğu dek edebi bir metin!” — Prof.  Martin Abend, haberler yorumcusu; New York, ABD.
 
 “… Kristina etek giymiş bir Wilbur Smith gibi yazıyor… öyle çok renkli ve betimleyici... romanın karakterleri üç satırda canlandı. Parlak! — Mike Subritzky - Kusza, Yeni Zelanda savaş ozanı ve II. Anzak Macerası adlı Vietnam konulu kitabın yazarı, Yeni Zelanda.


ÖNSÖZ:

Karen-Claire Voss

(Editör ve Profesör)

Böyle bir romana giriş yazmak çok zor, çünkü sıradan bir kitap değil ve bu yüzden de ona sıradan bir giriş yazmak imkânsız. Kitabın gerçekten yetenekli olduğuna inandiğim, ve yazarı Kristina O’Donnelly’ye büyük bir saygı ve beğeni duyduğum için elimden geleni yapacağım.

Roman dikkat çekici bir ileri sıçrayışla açılıyor ve bu ileri-geri hareketler romanın geri kalan kısmına damgasını vuruyor. Birinci Bölümde kahramanımız, on yedi yaşındaki Ariadne bir kâbustan uyanıyor ve kendini bir arabanın arka koltuğunda, anne ve babasiyla birlikte buluyor. Türkiye’de, Konya ilindeki Çatalhöyük’e doğru, 8.000 yıllık eski bir kentin toprak altından çıkarılışını görmeye gidiyorlar. Bu vahim gün sona ermeden önce, onun hayatında olduğu kadar Türkiye’nin talihinde de önemli roller oynayacak karakterlerle tanışıyor.

Bundan sonra olaylar hızla gelişiyor. Zaman içinde Ariadne bir gazetede köşe yazarı, bir eş ve bir anne oluyor. Büyük bir gayretle Türk kültürünün içindeki ilk bakışta anlanması zor olan küçük farklılıkları anlamaya çalışıyor. Kendine yazılarında kullandığı Türkçe bir takma isim bile buluyor. Bir kocanın sadakatsizliğinin acısını çekiyor. Kendini politik çatışmaların ortasında buluyor ve çoğunlukla tehlike altında kalıyor. Ve daha nice deneyimler yaşıyor. Bütün bunlar Ariadne’nin kendi varlığının, o ana dek hiç bilmediği, kesin olarak tanımlanabilir yönlerini keşfetmesine olanak veriyor. Akıncı, olağanüstü bir aşk öyküsünün yapabileceğinden daha fazlasını yapıp okuru karakterin derinliklerine çekip götürüyor. Reenkarnasyonun gerçek olduğu konusundaki inancı gibi “gerçeklik dediğimiz şey gündelik yaşamın içerdiğinden daha farklı düzeylerden oluşur” fikri de kurgu değil bir keşif.

Romanda eşsiz bir şekilde vurgulanan anlardan biri Ariadne’nin Kuzey İrlanda’da St. Patrick Katedrali’nde gerçekleşen düğünü. Kocası bir Türk. Bir liberal olmakla birlikte dindar bir Müslüman. Ariadne ile evlenebilmek için yalnızca nikahın kilisede kıyılmasını kabul etmek kâfi değilmiş gibi, bir de çocuklarının da Katolik olarak büyütülmesini kabul etmek zorunda kalıyor. Bu kararı vermek her ikisi için de çok güç oluyor ve uzun erimli sonuçlar doğuruyor.

Vurgulanan noktalardan bir başkası Ariadne’nin haccı. Ariadne karmaşık şeyler yapıp kocasından kaçmaya ve kızını da Türkiye’den kaçak olarak çıkartmaya çalışıyor. Mekke’ye, İslam’ın Suudi Arabistan’daki kalbine girmek Müslüman olmayanlara yasak, ve yalnızca Ariadne gibi birinin kültürel geçmişine ve bilgisine sahip olan biri bunu becerebiliyor. Öte yandan, kendini onun yerine koyup, çevreye onun gözleriyle bakıp Kristina O’Donnelly’nin yiğitliği sayesinde seyahat eden Amerikalı ya da Avrupalı okur, çağdaş roman tarafından neredeyse hiç keşfedilmemiş bir kentin ender imgelerini görme şansını buluyor.

Kitabın oldukça ilginç yanlarından biri de bütün bunların öykünün içine yerleştiriliş biçimi, ya da başka türlü söylemek gerekirse, kalemi kağıda değmeden önce yazarın beyninde ve kalbinde biçimlendiği belli olan öyküden bütün bunların nasıl çıktığı. O’Donnelly’nin karakterlerine yaptırdığı şeylerin alışılmamış tarafı şu: O’Donnelly bizi karakterlerinin hayatı açısından son derece önemli gelişmelerle sonuçlanan olayların arasında dolaştırarak onların ruh dünyalarına sokuyor, ve böylece o an bir karakterin gerçekten ne yaşadığını hissediyoruz. Türk kültürün portresini çizişi de aynı kertede farklı. Örneğin Ariadne’nin ilk kez Türk usulü dans ettiği bir sahne var. Yazar bunun nasıl bir şey olacağını okura iletmeyi bir şekilde başarıyor.

Kristina O’Donnelly’nin karmaşık ve tartışmalı Türk-Kürt ilişkileri konusunu çok cesurca, bilgili ve parlak bir şekilde aydınlatma biçimi de ilginç ve düşündürücü. Bu son derece hassas, pek ender olarak açıkça tartışılan ve daha da ender olarak bir aşk öyküsünün parçası haline getirilen bir konu.

Bu çok değerli bir kitap. Bu sözcüğü o kadar kolay sarf etmem, ve bu gerçekten inanılmaz bir kadının ve harika bir aşkın öyküsü olduğu için de söylemiyorum. Bu öykü, birçok başka aşk öyküsünün yaptığı gibi bizim gerçek yaşamın karmaşıklığından kaçmamıza izin vermediği, bizi o karmaşıklığın içine daha fazla ittiği için söylüyorum. Günümüz Türkiyesindeki biçimiyle gerçek yaşamın karmaşıklığını anlayışlı bir şekilde kavramamızı da sağlıyor. Bu sonuncusu asla azımsanacak bir hizmet değil çünkü Amerikan kamuoyu Türkiye hakkında acınası bir cehalet içerisinde. Burada on yıldır yaşamakta olan biri olarak, bu kültürde bir zenginlik, sıcaklık ve anlam bulunabileceğini gayet iyi biliyorum, ve Kristina O’Donnelly bunu iletmeyi kesinlikle başarıyor.

Sanırım bu kadarı size Akinci hakkında bir fikir verir ve iştahınızı arttırır. Şimdi ilk sayfayı çevirin ve eşsiz bir yolculuğa çıkan efsanevi kadına eşlik etmeye hazırlanın....

 

GECEYARISI BORAZANI

(CLARION OF MIDNIGHT-MEGALI IDEA: SERININ 2. ROMANI)

(Ingilizce e-kitap almak için kapağa tiklayin)

SONSUZLUGA ISYAN

(The Scorpion Child -- Serinin 3. romani)

Ariadne... Dűn ve Yarının arasındaki buğulu eşikte, tutsak

Dikkat! Heyecan verici ve okura Sonsuza Dek Skorpio reenkarnasyonun gerçek olduğuna inandırabilir....

Daniel Saxon, Ariadne ve Burhan romanın baş kişileridir. Bu sürükleyici bir politik gerilim romanıdır; fakat kökeninde reinkarnasyon mistiği vardır. Olaylar New York, California ve İstanbul’da geçer. Uluslar arası bir aşk ilişkisi, terör, seks, film ve TV yıldızları arasındaki entrika dolu ilişkiler cinema-verité tarzında anlatılmaktadır.

SEVGILI DUSMANIM

Panoramik, romantik, New York, New York gazeteleri ve sendikaları hakkında bir roman. Anlatılanların kulis gerisi gerçek ve tarihi olaylardır: Yazarın New York Daily News gazetesinde çalıştığı senelerde gönűllű sendika liderliği yaptığı sűreboyunca gördűkleri, bu romanda anlattığı kış-kıyamet ortasındaKİ New York sokaklarında infilak eden bűyűk grevdeki görevleri, insan hakları için savaşları, duyguları, ve öğrendiği konulardan ilham alarak yazdıklaridir.

ORİJİNAL İSMİ:Ride the Eagle (Kartalla Uç), USA. Birinci baskı: 1987, Worldwide Library, ABDyle eş zamanlı olarak Kanada, İngiltere, Bermuda, Avustralya ve İspanyada yayınlanmıştır. 2. ve 3. baskılar: 2000 ve 2003 senelerinde, Rose International Publishing House, ABD. 4.baski ve TURKÇE baskısı: 2003, Epsilon Yayınevi, İstanbul. Editör: Tanju Anapa. Çeviren: Sinan Köseoğlu.

ÖZET:

New Yorklu gazete sahipleri ve sendika azaları arasında bűyűk bir çatışma başlıyor ve ilerde tarihe geçecek kadar bűyűk bir greve dönűyordu. Bu ateşli ortamda Amerikanın en yüksek tirajlı gazetesi The New Mirror'ın yönetim kurulu temsilcisi Caroline Keller, ve New York Gazete Çalışanları Sendikasının çok cesur ve namuslu, liderliğiyle meşhur başkanı (Cherokee asıllı) Lester Gordon, kendilerini karşıt durumunda buldular. Kızıl saçlı, badem gözlű, ufak-tefek Caroline, kökeni gűneyli Charleston kentinin aristokratlarında olduğu halde, eğilmez çivi azimiyle New York'un "Cam ve Çelik Korporasyon Sitadelinin" en çabuk yűkselen yıldızları arasına katılmıştı. Fakat ruhen idealist ve prensipli bir kadındı. Dolayısıyla Lester'le aynı duyguyu paylaşıyordu: Sendika ve Yönetim arasındaki derin uçurumu kapatacak toplu sözleşme pazarlığını kazanmak. Ancak aşk ve arzular, ilkelerle çarpışmaya başlayınca, gerginliğin infilak etmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Caroline Keller de, yıllarını adadığı mesleği ve ilkeleriyle aşık olduğu adamın arasında kalınca, bu durumda bűtűn kadınların hissedeceği çelişkilere dűştű...

Kristina'dan not: "Çağımız insan denen biz yaratıkların aklının korkunç bir geçitte bulunduğu çağdır. Teknoloji şimdiki çağa dek hiç görűlmemiş şekilde ilerleyerek kişileri kendine köle etme tehlikesini göstermektedir. Çeşitli sahalarda elde edilen ilerlemelerle dűnya nűfusunda baş döndűrűcű artışlar görmekteyiz. Ayni zamanda toplumlar arasında durmadan genişleyen bir uçurum var. Yeryűzű űlkeleri Az Gelişmiş ve Çok Gelişmiş űlkeler olarak ikiye ayrılmakta ve bunlar gűnden gűne birbirinden uzaklaşarak kopmaktadır.

Fakat gelişmeleri tarafsız bir gözle inceleyince ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor: Her iki toplum tipinin kişileri bir bunalım ve arayış içinde. Bu bunalımların baş sorumlusu olarak karşımızda gene bűtűn acı ve çıplak gerçeğiyle çağımız belirmekte. Doymak bilmez tutkular her an dűnyayı yeni bir savaşa sűrűkleme isteğindedir. Bu korku kişilerin bilinç-altını sürekli olarak baskı altında tutuyor ve yarına karşı bir gűvensizliğin doğmasına sebep oluyor. Kişiler arasındaki sorumsuzluk duygusu ile gençlerde baş gösteren anarşizmi bu koşullar altında doğal görmek zorundayız. Fakat bu dengesizlik bizi korkunç bir sona doğru sűrűklemektedir.

Bilhassa existensialism-varoluşçuluk felsefesinin ona inanan topluluklarda çökűşün başlamasına sebep olduğunu görűyoruz. Bunalan ve bıkan kişiler “gűnűnű gűn” etmek peşinde koşarak her çeşit sorumluluk duygusundan sıyrılıyor. Sorumluluk duygusunun çiğnendiği ve űlkűnűn azımsandığı toplumların ise yok olması kaçınılmaz bir sonuçtur.

Buna bir çare var mıdır? Varsa, nedir? Toplumlar arasındaki dengesizliği ve kişilerin bunalarak realiteden kaçmalarını önlemek için ne yapmalı? Karşımızda tek çare olarak toplumlara realist, yani gerçekçi dűşűnceyi, sorumluluk duygusunu ve űlkűyű aşılayacak bir ortamı aramak, bulmak, ve kabul etmek kalıyor. Evet, kişi metafizik dűşűnebilmeli, fakat gerçekçi eylemlere yönelmelidir. İnsanı insanlıktan çıkıp hayvanlaştırmak ve sonunda yok etmek tehlikesini gösteren bu sonsuz akışa DUR! demek gűnű gelmiştir. Tűm gűcűműzle sűrűklenmekte olduğumuz yola karşı direnmeliyiz.

Bu direnişin önderliğini yapmak gene sanatçılara dűşűyor. Sanatçı pek çok kişinin elde edemiyeceği bazi yeteneklere doğuştan sahip olan kişidir. Onun bu doğa vergisi gűcűnű tanrısal bir amaç uğruna kullanılması kadar natűrel ne olabilir? Sanatçi gűzellikten, sevgiden ve iyilikten ilham alarak esenler yaratan kişidir. Bu olanaklar onun duygulu iç hayatini gösterir. Duygulu bir iç dűnyasina sahip olan sanatçıda ona esin verecek ortamın kötűlűğűn (ve söműrűcűlerin-nasyonal ve internasyonal) tutsağı olmasına göz yummamalıdır. Tehlike ortadan kalkıncaya dek sanatını amaç için (bir silah gibi kullanip) savaş etmesi gerekir. Tűm sanatçıların katılması gereken kutlu bir uğraştir bu. Ancak yaşantısını ve sanatını bu ideal uğruna kullanmayı göze alan sanatçı, sonunda sanatı sanat için yapan, gerçek bir sanatçı sıfatını kazanır."

RETURN HOME

 

Trojan Enchantment Novel.com Copyright © 2005 by [Kristina O'Donnelly]. All rights reserved.
Revised: 06/01/08 15:49:18 -0400.